The Da Vinci Code
Vizyon Tarihi: 19 Mayıs 2006
Popüler kültürde yarattığı tartışmalar nedeniyle filmi izlememiş kişilerin bile adını duyduğu yapımlardan biri olan “The Da Vinci Code”, gizem çözme üzerine kurulu yapısını tarih, din ve sembolizm tartışmalarıyla birleştirmeye çalışan büyük ölçekli bir stüdyo filmi. Dan Brown'ın dünya çapında milyonlar satan romanından uyarlanan yapım, yalnızca bir polisiye hikâyesi anlatmakla yetinmiyor; aynı zamanda Hristiyanlık tarihine ilişkin çeşitli teorileri merkezine yerleştirerek seyircisini sürekli yeni ipuçlarının peşinden sürüklüyor. Bu yönüyle film, klasik bir cinayet soruşturmasının sınırlarını aşan ve entelektüel merak duygusunu canlı tutmaya çalışan bir anlatı kuruyor.
Hikâye, Louvre Müzesi küratörü Jacques Saunière'in öldürülmesiyle başlıyor. Cinayet mahallinde bırakılan semboller ve şifreler nedeniyle Amerikalı semboloji profesörü Robert Langdon (Tom Hanks), Fransız kriptolog Sophie Neveu (Audrey Tautou) ile birlikte kendisini karmaşık bir gizemin ortasında buluyor. Olaylar ilerledikçe soruşturma yalnızca bir cinayeti aydınlatma çabasından çıkıyor ve Kutsal Kâse, gizli tarikatlar, tarih boyunca saklandığı iddia edilen belgeler ve kilise tarihine ilişkin komplo teorileri etrafında genişliyor. Senaryo, izleyiciyi sürekli yeni bilgilerle besleyerek merak unsurunu diri tutuyor. Bununla birlikte hikâyenin yoğun bilgi aktarımına dayanan yapısının, bazı bölümlerde dramatik akışın önüne geçtiğini söylemek de yanlış olmaz.
Filmin en dikkat çekici taraflarından biri, bilgi ile gerilim arasında kurmaya çalıştığı denge. Karakterler sık sık tarihsel olaylar, sanat eserleri ve dini semboller üzerine uzun açıklamalar yapıyor. Romanın da temel özelliği olan bu yapı, sinema diline aktarıldığında zaman zaman anlatının ritmini yavaşlatıyor. Buna rağmen film, her yeni bilginin yeni bir kapı açması sayesinde izleyicinin dikkatini tamamen kaybetmesine izin vermiyor. Şifre çözme ve ipucu takip etme süreci, yapımın sürükleyiciliğini koruyan temel unsur olarak öne çıkıyor.
Görsel açıdan bakıldığında Ron Howard'ın son derece kontrollü ve temiz bir anlatım tercih ettiği görülüyor. Film boyunca kullanılan tarihi mekânlar, müzeler, kiliseler ve Avrupa manzaraları hikâyeye güçlü bir atmosfer kazandırıyor. Mekânların yalnızca dekor olarak kullanılmadığı, anlatının bir parçası hâline getirildiği hissediliyor. Kamera hareketleri gösterişli olmaktan çok işlevsel. Yönetmen, karmaşık teorileri ve ipuçlarını mümkün olduğunca anlaşılır bir şekilde aktarmaya odaklanmış. Bu yaklaşım hikâyeyi takip etmeyi kolaylaştırsa da bazı eleştirmenlerin filmi görsel anlamda fazla güvenli ve risk almayan bir yapım olarak değerlendirmesine neden olmuştu.
Oyunculuk performansları konusunda filmin dengeli fakat çok yüksek duygusal yoğunluklara ulaşmayan bir çizgide ilerlediği söylenebilir. Tom Hanks, Robert Langdon karakterini sakin, analitik ve kontrollü bir figür olarak yorumluyor. Performansı hikâyenin gerektirdiği güvenilirliği sağlasa da karakterin iç dünyasına dair duygusal katmanlar oldukça sınırlı kalıyor ama senaryonun ve filmin böyle bir derdi de yok zaten. Audrey Tautou, Sophie Neveu'nun kişisel geçmişiyle bağlantılı dramatik yönleri taşımaya çalışırken, filmin yoğun bilgi aktarımı nedeniyle karakter gelişimi zaman zaman ikinci planda kalıyor. Ian McKellen ise eksantrik tavırları ve teatral oyunculuğuyla filmin enerjisini yükselten isimlerden biri. Jean Reno ve Alfred Molina gibi deneyimli oyuncular daha sınırlı ekran sürelerine sahip olsalar da hikâyenin inandırıcılığına katkı sağlıyorlar. Paul Bettany'nin canlandırdığı Silas karakteri ise fiziksel performansı ve sessiz tehdit hissiyle filmin en dikkat çekici figürlerinden biri hâline geliyor.
Filmin tartışmalı yönlerinden biri, tarihsel ve dini unsurları ele alış biçimi. Yapım, kurmaca bir hikâye anlatmasına rağmen birçok izleyici tarafından tarihsel gerçeklik iddiasında bulunuyormuş gibi algılandı. Oysa film boyunca sunulan teorilerin önemli bir kısmı akademik çevrelerde kabul görmeyen varsayımlara dayanıyor. Bu durum gösterim döneminde çeşitli dini kurumların ve yorumcuların eleştirilerine yol açmıştı. Sinemasal açıdan bakıldığında ise filmin asıl amacı tarihsel doğruluktan çok gizem üretmek. Hikâye, gerçek tarih ile kurmacayı bilinçli biçimde iç içe geçirerek seyircinin merak duygusunu canlı tutmaya çalışıyor.
Müzik tarafında ise filmin en güçlü kozlarından biriyle karşılaşıyoruz. Besteler, sinema müziği denildiğinde akla gelen en önemli isimlerden biri olan Hans Zimmer tarafından hazırlanmış. Zimmer'in çalışması, filmin gizemli atmosferini destekleyen koro düzenlemeleri, yaylılar ve dini müzik çağrışımları taşıyan temalar üzerine kurulmuş. Özellikle "Chevaliers de Sangreal" parçası zaman içinde filmin önüne geçerek modern sinema müziğinin en sevilen eserlerinden biri hâline geldi desek yeridir (yeri midir gerçekten?). Final bölümünde kullanılan bu beste, filmin duygusal ve mistik tonunu zirveye taşıyor. Soundtrack albümüne Spotify üzerinden ulaşılabilir: The Da Vinci Code Soundtrack (https://open.spotify.com/intl-tr/album/4GuLx38y1727p45spIvslr). Ayrıca filmin en bilinen müziklerinden biri olan "Chevaliers de Sangreal" için YouTube linki: https://www.youtube.com/watch?v=CpHkMZxNLV0 Hans Zimmer'in müzikleri, filmin eleştirilen yönlerinden bağımsız olarak neredeyse evrensel bir beğeni topladı. Birçok izleyici için filmden akılda kalan en güçlü unsurlardan biri hâlâ bu müziklerdir.
13 yaş ve üzeri zleyiciler için uygun olan “The Da Vinci Code”, gösterime girdiği dönemde yarattığı kültürel etki sayesinde yalnızca bir sinema filmi olmaktan çıkıp küresel bir tartışma konusu hâline geldi. Sinema dili açısından kusursuz bir yapım olduğu söylenemez; özellikle uzun açıklama sahneleri ve zaman zaman durağanlaşan temposu eleştirilmeyi hak ediyor. Buna karşın merak unsurunu güçlü biçimde kullanan senaryosu, etkileyici prodüksiyon tasarımı ve Hans Zimmer'in unutulmaz müzikleri sayesinde izlenebilirliğini koruyor. Bugünden bakıldığında film, yalnızca anlattığı gizem nedeniyle değil, popüler kültürde yarattığı yankı nedeniyle de önemini sürdürüyor. Seyirciyi sürekli yeni bir ipucunun peşine düşüren yapısı sayesinde iki buçuk saate yaklaşan süresine rağmen dikkat çekici bir izleme deneyimi sunmayı da başarıyor. İzlemekten büyük keyif aldık. Herkese iyi seyirler.

Yorumlar
Yorum Gönder